İnsanlarda Kişilik Yapısı

6 Aralık 2018
kisilik

Kişilik, her insanın, başkalarından farklı bir birey olmasını sağlar. Oluşmasında, kalıtımla alınanlar kadar, deneyimlerin de rolü vardır.

Bir ailedeki çocukların farklı kişilikleri olması normaldir: Kardeşlerden biri hareketli, taşkın bir kişiliğe sahipken, öteki sessiz, sakin olabilir.

Kişilik özellikleri

Kişilik, bir insanın özelliklerini belir­leyen değişmeyen davranış kalıplan, dü­şünme ve duyumsama tarzı olarak tanımlanır. Genellikle, yaşam boyunca değişmeden kalır: Mutlu bir çocukluk­tan iyimser bir yetişkin çıkar; utangaç bir delikanlı yaşamı kavrayışını değişti­ren çok önemli olaylar olmadıkça, çe­kingenliğini ileriki yaşlarında da sürdürür. Bu, istenirse kişiliğin değiştirilemez, yönlendirilemez olması demek değildir, ama değişme süreci hem uzundur, hem de büyük çaba gerektirir.

Kişiliğin belki de en kolay fark edi­len yanları karakter özellikleridir. Dü­rüstlük, cimrilik, naziklik, kararlılık, inatçılık, alçakgönüllülük, bunun baş­lıca örnekleridir, ama bir insanın her durumda bu özelliklerine uygun davran­ması beklenmemelidir.

İşinde dürüstlük konusunda çok titiz olan birisi, ev yaşamında bu konuya kayıtsız kalabilir. Komşularına ve arkadaşlarına cömert davranan bir ev kadını, hiç beklenmedik biçimde ailesine karşı cimri olabilir. Okulda saldırganlığı ne­deniyle başa çıkılamayan bir çocuk, evinde uysal davranabilir. Böylesi çeşit­liliklere karşın, yine de, düzenli olarak belirgin kalan nitelikler, kişiliğin bir par­çası sayılırlar.

Roller

Yaşamda oynadığımız roller, kendi başlarına kişilik özellikleri değillerdir, ama kişiliğin çeşitli özelliklerinin ne za­man ve nerede ortaya konacağı üstün­de büyük etkileri vardır. Bir adam, işin­deki yerini korumak için satış yönetici­si rolünde saldırgan, yönlendirici ve ça­buk karar verebilen birisi olmak zorun­da olduğunu bilir-, ama iş dışındaki ya­şantısında bu özelliklerin hiçbirisi söz konusu olmaz. Yanında çalışanlar onun hükmedici bir kişiliği olduğunu düşünürler, oysa karısı için alçakgönüllü, uysal biridir. Yine de oynadığı farklı roller, kişiliğinin parçalarını oluşturur.

Toplum da insanları, belirli roller yapmaya iter. Söz gelimi, iktidardaki partinin doğru yaptığını söyleyen muhalefetteki bir siyaset adamı beğenilmez; doğum yaptığında bebeğine hiç ilgi duymadığını itiraf eden bir anne, sonradan “ama kuşkusuz şimdi çok seviyorum” dese de, kötü anne damgasını yer. Ne yazık ki, psikiyatrların uğraşmak zo­runda kaldıkları hastaların pek çoğu, kişiliklerini, kendi özelliklerine değil, toplumca onlara verilen rollere uydurma­ya çalışan kişilerdir.

Kalıtsal mı yoksa sonradan mı edinilir

Birden fazla çocuk yetiştiren her anne-baba, aynı aileden de olsalar ço­cukların daha doğdukları andan başla­yarak farklı kişiliklere sahip oldukları­nı iyi bilirler. Bu, kişiliğin kimi yanları­nın, doğuştan geldiğini ve büyük olasılıkla genetik olarak belirlendiğini gös­terir. Ancak anne-babaların, kendileri bilincinde olmasalar da, çocuklarını farklı farklı yetiştirdikleri de bir gerçek­tir. O nedenle, aynı genetik “program”a sahip bulunan tekyumurta ikiz­leri üzerinde yapılan araştırmaların sonuçları, öteki ikizlere göre bunlarda, duygu, etkinlik, toplumsal yaşam ölçü­lerinin büyük benzerlik gösterdiğini or­taya koymuştur. Bazı açılardan, kişili­ğin bir kalıtım sorunu olduğu açıktır*, ama kişiliği oluşturan tek etken, hattâ en önemli etken kalıtım değildir. Kişi­nin deneyimlerinin kişilik yapısını nasıl etkilediğini yadsımak anlamsız olur. Ge­netik yapılan farklı (ama aynı ailede yetiştirilmiş) çiftyumurta ikizleri arasında­ki kişilik benzerlikleri yetiştirme biçimi­nin etkisini, farklı durumlarda farklı davranmaları da, kişiliğimizin bazı yön­lerinin gereksinimlere göre değiştirilebi­lir olduğunu gösterir.

Kişilik tipleri İnsanlardaki birbirinden farklı sayı­sız özelliğin varlığı, psikologları, geniş kapsamlı kişilik sınıflandırmaları yap­maya yöneltmiştir. Bunlar içinde belki de en yalını, ünlü İngiliz psikoloğu; Hans Eysenck’inkidir. Eysenck üç temel de­ğişkenin varlığını vurgular: İçedönük/dışadönüklük, heyecanlılık/sakinlik ve katılık/esneklik. Kuşkusuz her­keste bu nitelikler belli ölçülerde bulu­nur; ancak Eysenck’in sisteminde bir ki­şinin dışadönük ya da içedönük olduğunu söylemek yerine, bu nitelikler bir ölçüm cetveli üstünde hesaplanarak, sözgelimi ne kadar dışadönük, heyecanlı ya da katı olduğu konusunda bir fikir edinilebilir.

İlk bakışta kişilikle pek ilgisi yokmuş gibi görünen çeşitli olguların ve kişinin öğrenme hızının da bu ölçümlerde ortaya çıkması olanaklıdır.

Bunlar,dışarıdan gözlemlenebilir ol­mayan, iç özellikler olarak kişiliği oluş­turan etkenlerdir. Doğuştan gelebilir ve insanı şöyle ya da böyle davranmaya iten bir baskı oluşturabilirler. Sözgeli­mi duygusal bir kişinin, içinden gelen doğal eğilimlerine karşı çıkmayı daha uygun bulduğu bir durumda bile, baskı yapmayı sürdürür.

Anormal kişilikler

Eysenck’in betimlediği kişilik özellik­lerinin, akıl hastalıklarında ve ruhsal rahatsızlıklarda uç noktalara vardığı olgusu, dışadönüklük, duygusallık gibi özel­liklerin ölçümünden çıkan ilginç sonuç­lardandır. Fobiler, obsesyonlar ve kompülsiyonlar gibi nevrotik durumlarda aşırı bir duyarlılık gözlemlenir.

Depresyon eğilimindeki kişilerde ise ge­nellikle, aşın duyarlılıkla birlikte ağır bir içedönüklük vardır. Histeriklerde, aşı­rı duyarlılık ve coşkuyla, aşın dışadönüklük bir aradadır.

Psikotikler (manik depresifler, şizof­renler, akıl hastaları) genellikle bu de­ğişkenlerde sıradışı bir özellik göster­mezler, yalnız katılık o denli yüksek dü­zeydedir ki, ölçüm cetvelinde buna, “psikotizm ölçütü” adı verilir.

Kişilik değişimi

Bütün psikoterapi yöntemlerinin bir bakıma, kişinin hareketlerine, düşün­me ve duyma biçimlerine, kısacası ki­şiliğini değiştirmeye yönelik olduğu söylenebilir. Evlilik ya da başka ilişki­lerde ortaya çıkan sorunlar en azından kısmen kişilik çatışmalarına bağlıdır ve çözümü, eşler ya da kişiler arasında ye­ni bir davranış, düşünüş ve duyuş tar­zının kurulabildiğini gösterir.

Fobiler ve benzeri sorunların tedavi­sinde çoğunlukla anksiyeteninazaltılma- sına çalışılır. Bunu başaran kişi, kişilik testi sonuçlarında eskisine oranla biraz daha az duygusal birisi olarak görülür, çünkü bu açıdan kişiliğinde bir değişik­lik yapabilmiştir.

Kişilik değiştirme (kuşkusuz bu abart­malı bir deyiştir, tedavi amacıyla kişili­ğin bazı özelliklerinin değiştirilmesi kastedilmektedir ) girişimlerinde garip bir özellik vardır: Utangaç, içedönük kişi­lerde nevrozlar, aşırı dışadönüklerdekinden daha kolay iyileştirilebilmektedir. Başka deyişle, bir dışadönüğü hare­ketsiz ve suskun yapmak, bir içedönüğü dışadönük hale getirmekten zordur.

Kişilik üzerindeki etkiler

Yaşlandıkça kişiliğin az çok değiştiği gerçektir. Ancak kişiliğin, değişimlere uğramasına neden olan çeşitli ağırlıklarda başka etkiler de vardır. Uzun süreli stresler, duygusallığı ve saldırganlığı artırabilir ve kişiyi daha sıkılgan, içe- kapanık kılabilir. Yetiştirme biçiminin çocuğun kişiliğinin oluşmasında birta­kım özel etkileri vardır, ama sonuçları­nı önceden kestirmek pek kolay değil­dir. Sözgelimi çocuk, anne-babanın bi­rinin ya da ikisinin birden ona yaklaşım biçimine uyabileceği gibi, tümüyle baş­kaldırması da olasıdır. Anne-babanın et­kisi kişilik oluşumunda, özellikle ilk beş yılda önemlidir. Araştırmalar, bazı ye­tiştirme biçimlerinin kuşaklar boyu sü­rerek, benzer kişilikler ürettiğini göster­miştir.

Uzun süreli alkol ve uyuşturucu ya da uyarıcı madde kullanımının da kişilik üzerinde büyük bir etkisi olduğundan kuşku yoktur. Travmatik şoklar ve be­yin hasarları da aynı etkiyi yapar. An­cak çok güçlü dış etkilere karşın, bir ki­şinin karakterinin anahatlarının kalıcı­lığı, oldukça şaşırtıcı olmasına karşın, gerçektir.

Kişilik sınıflandırmasında eski ina­nışlar

İnsanları farklı “tip”lere sınıflama, eskiden beri var olan bir eğilimdir. Söz ­gelimi birçok insan hâlâ eski Yunanlılar tarafından geliştirilen astrolojiye, ya­nı kılının karakterinin ve kaderinin, doğduğu andaki yıldızların konumların­ca belirlendiğine inanmaktadır. Çoğu kışı bir kişilik yapısının Jüpiterden, soğuk, ağır ve karamsar kişilerin Satürn’den, hazırcevaplığın Merkürden etkilendiğini kabul eder.

Kişilik yapısına ilişkin bu kuram, bi­limsel bilginin gelişmesiyle birlikte öne­mini yitirmekten çok genişlemiştir. Ne var ki, astrolojinin zihinlerde çok güç­lü bir yere sahip olmasına karşılık, ki­şilik özellikleri ile doğum anında yıldız­ların konumlan arasında bir ilişki oldu­ğu konusunda bilimsel bir kanıt yoktur.

Zihinle beden arasındaki bağ konu­sunda da, eski Hint düşüncesine göre bedenin bazı maddelerle yönetildiğine inanılırdı: Kuru ve soğuk olan “hava”, sıcak ve sıvı olan “safra”, soğuk ve yağ­lı olan ”.Eğer bu üç madde doğru oranlardaysa bedenin sağlıklı olduğu kabul edilirdi. Eğer bir hastalık söz ko­nusuysa bu sıvılarda bir eksiklik ya da kanın egemenliği altında olduğu sürmüştür. Melankolik kişilerin kan toprakla yakın ilişki içine: sosyal safranın etkisinde oldukları gözlenmiştir.

Korku gibi güçlü bir duygu ya da he­yecana yol açan bir uyarının bütünüyle kalbin durmasına yol açabileceğini göstermiş olan Bernard, hafif bir uyarının kalbin temposunu artırarak çarpıntıya yol açtığını; bunun da beyne daha faz­la kanın gitmesine neden olarak kızar­mayla sonuçlandığını ortaya koymuş­tur.

Birçok fizyoloji bilgini, bazı insanla­rın başkalarından daha fazla kızarmaya yatkın oldukları konusunda görüş birliğindedir. Böyle kişiler ya daha pem­be renkli bir tene sahiptir ya da daha ko­lay kızarırlar; daha ateşli, coşkun bir mizaçları vardır ya da özdenetimleri başkalanndakinden çok daha fazladır. Eski bilginler bu olguyu gözlemleyip kaydetmişlerdir. Günümüz fizyologla­rı ise, anlama-açıklama gibi çok daha zor bir görev üstlenmişlerdir.

Claude Bernard, “homeostazis” kav­ramını ilk açıklayan bilgindir. Homeos­tazis, bedenin, söz gelimi ısı gibi dış değişkenler karşısında iç dengesini koru­ma sürecidir. Bu mekanizma, beyin kabuğunun denetimi altında, otonom sinir sistemince yürütülür.

Beynin işlevlerine ilişkin bilgilerimiz hâlâ yetersizdir. Özellikle davranışların kökenine ilişkin araştırmalar, bilgi eksikliği nedeniyle bir yerde takılıp kalmaktadır. Yine de, beyinkabuğunun ba­zı yerlerinin hasar görmesi ya da çıkarılması durumunda, kişilik yapısında ya da mizaçta belirgin değişikliklerin orta­ya çıktığı bilinmektedir. İnsanda (ya da öteki memeli hayvanlarda) şakak lopu hasar gördüğünde uysallık, kompülsif davranış ya da normalin üstünde cinsel yanıt ortaya çıkmaktadır. Benzer biçim­de, beynin bir bölgesinden başka bir ye­rine elektriksel uyarıların iletilmesinde rol oynayan kimyasal maddelerin üre­timini bastıran ya da uyaran ilaçlar da sakinleşmeye ya da uyarılmaya yol açarlar.

Sözgelimi, uyarıcı olan amfetaminler, sinir hücrelerinde taşıyıcı-iletici işlev gö­ren “noradrenalin” adlı maddenin salınmasında uyarıcı etki gösterirler. (Bu etkilerini büyük olasılıkla adrenalini et­kisiz hale getiren başka kimyasal maddeleri önleyerek göstermektedirler.) Sa­kinleştirici olarak kullanılan rezerpin’in de beyin hücrelerindeki uyarıcı madde­lerin salınımını engellediğine inanılmak­tadır. Bu nedenle sinirli bir kişide beyin­deki uyarıcı maddelerinin hep yüksek düzeyde kalması söz konusudur. Oysa, uzun süren depresyonlara eğilimli kişilerde, sinir sisteminde salınan uyarıcı maddelerin etkisini bastıran maddeler yüksek düzeyde olabilir.

Bedenle zihin arasındaki bağ

Her ne kadar beyne ilişkin tam bir bil­giye sahip değilsek de, fizyologlar, zi­hinle beden arasındaki fiziksel ilintiyi çok önceden ortaya çıkarmışlardır. Bu durumda en önemli beyin bölümü, beyinkabuğunda yer alan “hipotalamus” adı verilen bölgedir. Hipotalamusun ana işlevlerinden biri, beyinle organlar arasındaki (kalp ile solunum merkezle­ri arasındaki gibi) mesaj ve iletilerde ara istasyon görevi yapmaktır. Hipotalamus bunu, beyindeki sinir hücrelerinden sa­lınan kimyasal iletici maddeleri alıp, karşılığında, duruma göre hormon sa­larak gerçekleştirir. Hormonlar içsalgı organlarında yapılır, bedenin belli or­ganlarına taşınıp etkinliklerini gösterir­ler.

Hormonlar, davranış ve ruh durumu kadar bedenin homeostazisirii de düzen­lerler. İnsanda hormonlar beden saati­ni (biyolojik saat), kalp atımını, solu­num ve sindirimi düzenler.

Hipotalamusun beden için önemi çok büyüktür. Saldığı hormonlar beden sı­caklığını, kanın hacmini düzenler. Bu hormonların bazıları da başka içsalgı bezlerinin hormon üretmesini etkileyen ‘haberciler’ niteliğindedir.

Ayrıca hipotalamus, beynin bir dış uyaranın hoş ya da acı verici olduğuna ilişkin “karar”ı vermesine de yardımcı olur ve cinsel davranışlarımızı etkiler.

Kişilik özellikleri üzerinde etkili olan başka iç salgı bezleri de vardır. Söz geli­mi tiroit bezi fazla çalıştığında, kişide sinirlilik, sıkıntı ve hızlı ruhsal değişik­likler yapar. Tersine, normalin altında çalıştığı durumlarda ise kişi yavaş, ağır ve durgun olur.

Bu ve başka örnekler, hormonların günlük ruhsal durumumuzun düzenlen­mesinde büyük rol oynadığını göstermektedir. Ama daha da fazla rolleri ol­duğu, insan karakterinin oluşmasında etkili olabilecekleri düşünülmektedir.

Hormonların etkili olmadığı hiçbir davranış yoktur ama, karakterin bütü­nüyle hormonlarca belirlendiğini söyle­mek çok abartılı olur. Söz gelimi, şizof­reni ve manik depresif hastalık gibi ciddi psikiyatrik hastalıklarda hormonların hiçbir rolü yoktur.

Dahası, hormon etkinliğinin ruhsal durumu etkilemesi kadar, ruhsal durum da aynı biçimde hormon sistemini ya da otonom sinir sistemini etkileyip çalışma­sını değiştirebilir ya da bozabilir. Buna en iyi örnek, utanıp sıkıldığınızda damarların apansız genişlemesi sonucu yü­zünüzün kızarmasıdır.

Kesin olan bir şey varsa, o da ruhsal durum ile hormon etkinliğinin birbiri­ne bağlı olduğudur. Bu oldukça kar­maşık bir mekanizmadır; ruhsal yapı ile hormonlar sürekli olarak etkileşim için­dedir.

Beden yapısı ile kişilik arasındaki bağ

Psikiyatrinin öncülerinden E. Krets­chmer, yaklaşık 50 yıl önce, ruhsal has­talıklarla beden yapısının belirgin bir ilişki gösterdiğini vurgulamıştır.

Kretcshmer, şizofrenlerin daha çok ince ve narin görünümlü olmalarına karşılık, manik-depresif hastaların kısa boylu ve şişman olduklarım gözlemle­miştir. Gözlem ve araştırmaları sonu­cunda, beden yapısı ile bazı hastalıklar arasında bir ilinti bulunduğunu *ortaya koymuş ve şizofreni ile manik-depresif hastalığın, bazı hastalıklara yatkın olan iki yaygın kişilik yapısının uç noktaları olduğunu öne sürmüştür.

Kretschmer, kişilik yapısına göre dört beden yapısı tanımlamıştır: Piknik tip şişman, neşeli, iyimser, canlı bir tiptir ve manik-depresif hastalığa eğilimlidir. Astenik tip ince uzundur, çok duyarlı- dır şizofreniye, eğilim gösterir. Atletik tip ise atletik bir beden yapısına sahip­tir, kuşkucudur, daha çok paranoyaya yatkındır. Epileptik tip ise epilepsiye, yani saraya eğilimlidir.

1940’lı yıllarda ABD’li psikolog W.H.Sheldon, normal kişilik yapıları­nı sınıflamaya yönelik bir çalışmaya gi­rişti. Geleneksel düşünüşte şişman in­sanların neşeli, cömert; zayıfların soğuk ve inatçı; kısa boylu olanların saldırgan; güçlü yapılı kişilerin, sessiz ve rahat olduklarından yola çıkarak çalışmaları- na.aynı yaşta 4000 çıplak erkeğin fotoğraflarını çekmekle başladı. Sonuçta, be­denin beş ayrı bölgesinden elde ettiği öl­çümlere dayanarak fizik tipleri sınıfladığı bir kuram oluşturdu.

Yuvarlak hatlı şişman kişileri endomorf; kemik ve kas dokusu belirgin olanları mezomorf; zayıf, ince uzun olanları da ektomorf olarak tanımladı.

Araştırmaları sırasında 4000 erkekle görüşmeler yapan ve gözlemlerde bulu­nan Sheldon, bulgularını toparladığın­da karşılaştırmalara girişerek fizik (be­den) ile kişilik yapısı arasındaki ilgiyi araştırdı. Sonuçta endomorfların içten, arkadaş canlısı, iyimser, neşeli, rahat ve keyfe düşkün kişiler olduğunu gördü. Sindirim sistemleri yaşamlarında ön plandaydı: Yemeyi seven, egzersizden, yani, hareketten hoşlanmayan kişilerdi.

Başları dertteyken bile arkadaşlıkları ön planda tutan bu tiplere Sheldon “vıserotonia” adını verdi.

Mezomorflar ise güçlü ve dışa dönük tiplerdi. Maceralara açık, ilişkilere ege­men, günlük etkinlikleri yalnızca sevmekle kalmayıp, gereksinen kişilerdi. Pratik, ancak pek entelektüel olmayan bu tipe de Sheldon, “somatotorıia” adını verdi.

Çileci ektomorflar ise daha entelek­tüel ve içedönüklüğe eğilimli, çoğunluk­la utangaç, endişeli ve hareketten hoşlanmayan tiplerdi.  Arkadaşlıklara, yeme-içme gibi etkinlikleri içine alan toplumsal etkinliklere karşı ilgisiz olan bu üçüncü tip ‘serebrotonia’ adını al­dı.

Sheldon’un bu kişilik tipleri, insan­dan insana değişiklikler gösterebildiğin­den, çözüm olarak, kişilik özellikleri bu üç ana tipin bir karışımı olarak ele alı­nabilir. Bunu bir numaralama sistemi biçiminde uygulayan Sheldon, sonuçta beden yapısına denk düşen numarayla tipi belirlemiştir.

Sheldon’un çalışması kişilik yapısına ilişkin pek çok şeyi açıklamayı hedefle­diğinden, böylesine kapsamlı bir konu­yu aşırı yalınlaştırmakla eleştirilmiştir. Gerçekten de Sheldon’un savı yalnız­ca kişilik özelliklerini ön plana çıkar­makta, ama bir bütün olarak kişiliğin oluşması sürecine tam bir açıklama ge­tirememektedir.

İlerleyen bir bilim dalı olarak psiko­loji, davranış üzerinde çalışmalar, beyin işlevlerinin araştırılması ya da özel ki­şilik nitelikleri gibi konularda her geçen gün biraz daha uzmanlaşma eğiliminde­dir. Sheldon’un kişilik yapısını bilimsel bir araştırmaya konu etme girişimi bir ­çok kuramın ortaya çıkmasına yol aç­ması bakımından çok değerlidir.

Kişilik yapısı ve hastalık

İnsanların ruhsal durumlarının bazı hastalıklara eğilim yarattığına ilişkin dü­şünce, beden sıvıları kuramından çok daha eskidir. Ancak konunun bilimsel araştırmalarca ele alınması oldukça ye­nidir.

Eski Çin tıbbına göre beden, karşıt­ların birbiriyle çatıştığı bir bütündür. Kişiyle toplum ya da çevre arasındaki zihinsel ve duygusal çelişkiler, has­talığa neden olur ya da olmasını hızlan­dırır.

Neşe, heyecan, kızgınlık, mutlu­luk, korku ve üzüntü gibi farklı duygu­lar çoğu durumda,hastalığa yol açmasalar da, bedenin normal işlevlerini boza­rak nevroza (ruhsal sorunlara) ve işlev­sel bozukluklara yol açar. Aynı zaman­da beden yapısı,bedensel tepki ile yaş, cins ve direnç de kişiyi bazı hastalıkla­ra yatkın kılabilir.

Çok eski dönemlerden beri var olan Çin düşüncesi, yeni bilgi ve kuramlarla değişikliğe uğramışsa da, günümüz Ba­tı tıbbini etkilemeye başlamıştır. Kişilik özellikleri ile hastalıklar arasındaki iliş­kiyi konu alan kuramların ortaya çıkmasına yol açmış ve psikosomatik tıb­ba yeni kavramlar getirmiştir. Bunlar­dan biri, kişilik özelliklerinin bazı hastalıklara eğilimi artırdığını öne süren ve insanların biyotip ayrılmasını öngö­ren bir kuramdır. Sözgelimi kalp krizi­ne ilişkin biyotip, yarışmacı ve başarı düşkünüdür. Bu türdeki bir kişinin be­deni sürekli olarak “savaşma”ya hazır bir konumdadır. Kanındaki adrenalin ye noradrenalin gibi hormonlar norma­lin üstündedir. Bu da beden dokuların­dan kana yağ ve kolesterol girişini artı­rır, kanın pıhtılaşma eğiliminin artma­sıyla birlikte yüksek tansiyona yol açar.

Kolesterolün de artmasıyla kalp krizi kaçınılmaz olur.

Özel biyotipler kişiyi anjina, ülser ve romatizmaya yatkın kılar. Ancak bu dal çözüm de önerir. Kişinin yaşam biçimini değiştirerek kişilik özelliklerini ve bi- linçdışı eğilimlerini değiştirmek!

Psikofizyologlar (beden ve zihin ara­sındaki ilişkiyi inceleyen uzmanlar) ki­şisel farklılıkları araştırır ve çeşitli dal­ları bir araya getirmeye çalışırlar. Bu uz­manlar gerçekte insanın duygusal du­rumlara, çevrimsel olaylara, stres ve ilaçlara karşı kişisel yanıtını inceleyerek kişisel farklılıklar ile kişilik özellikleri­ne yol açan nedenlerin gerisindeki ger­çeği ortaya çıkarmaya çalışmaktadırlar.

Günlük yaşamda kişilik yapısının önem kazandığı konu, kuşkusuz insan ilişkileri ve çağımızda kaçınılmaz olan stresle savaşmada ortaya çıkan sorun­lardır. Söz gelimi yakın ilişkilerdeki so­runlar genellikle kişilik yapısındaki farklılıklardan kaynaklanır.

İnsanların dünyaya bakış biçimi, baş­ka insanlara yaklaşımı kadar güçlükler karşısındaki tepkileri ve sorunları ele alış biçimi de kişilik yapısıyla yakından il­gilidir.

Yaşamın zorluklarına uyum göster­medeki güçlüğün sonuçlan olan ruhsal rahatsızlıkların (nevrozlar) ya da belirtilerin, kişilik yapısına özgü bir dağılım gösterdikleri söylenebilir.

Kaynak Kitap: Doktorumuz Ansiklopedisi

Benzer yazılar

yorum yok

Yorum yaz